Marousi'nin Devi - Henry Miller

Marousi’nin Devi – Henry Miller

Hakkında kitap yazılabilecek güçte olan kitaplara ben “kutsal kitap” diyorum. Ve Henry Miller’in özellikle bu kitabı, insan olmaya, özgürleşmeye, arınmaya, yenilenmeye, öğrenmeye, kendi devrimini yapmaya dair eşsiz metniyle “kutsal kitap” payesini sonuna kadar hakediyor. 

Başlıktaki “nehir gibi”yi Miller’ın kitapta kullandığı bir ifadeden aldım. “nehir gibi yaşayan insanlar”dan söz ediyor. Kitabın hissettirdikleri o kadar örtüşüyor ki bu ifadeyle; nehir gibi okuyor, akıntılarında kulaç atıyor ve bir okyanusa dönüştürmek için bitiriyorsunuz. O paragrafı okuduğumda işte dedim “Buldum! Yaşamı ölüme bağlayan, yaşama nedenlerini sorgulamayı sonlandıran, gün gibi ortaya çıkaran cevap bu”. Kitap içinden çok fazla alıntı yapmadan yazmak istiyorum ama bu paragrafı buraya alıntılayacağım:

“Gerçekten arzulamadığım bir şeyi dilememeye özen göstermem gereken konumdayım ve bunun arzularımı giderek körelttiğini söylemeliyim. Giderek artan tek arzum, vermek. Beraberinde getirdiği güç ve varlık duygusunun kendisi de bir şekilde ürkütücü – çünkü mantığı bütünüyle basit. Fakat etrafıma bakınıp yurttaşlarımın büyük çoğunluğunun sahip oldukları şeylere tutunmak ya da daha çok şeye sahip olmak uğruna verdikleri  savaşı kavradığımda, verme bilgeliğinin göründüğü kadar basit olmadığını anlamaya başlıyorum. Vermek ve almak temelde aynı şey, kişinin açık ya da kapalı yaşamasına bağlı olarak. Açık yaşayan kişi bir medyuma, bir vericiye dönüşüyor; nehir gibi yaşayan kişi hayatı tam yaşıyor, hayatın akıntılarıyla yüzüyor ve onu yeniden bir okyanus olarak yaşamak için ölüyor.”

Daha somut şeylerden söz edersek, Henry Miller 1940’ların başında, İkinci Dünya Savaşı patlak verdiği sıralarda, Paris’teki evini ve düzenini tamamen terk ederek Yunanistan’a geliyor. Bir yıl hatta belki iki yıl hiç çalışmadan karış karış Yunanistan’ı gezmeye, görmeye daha doğrusu anlamaya karar veriyor. Kitap bu yolculuğu anlatıyor. (Hoş planladığı kadar uzun süremiyor. Ama nedenini söylemeyeceğim.) Yunanistan’da Miller’a eşlik eden çok önemli, dev edebiyatçılar var: Katsimbalis, Seferis ve Lawrence Durrell gibi. Özellikle

Neden Katsimbalis'e yazıldığına dair ipucu.

Neden Katsimbalis’e yazıldığına dair ipucu.

Katsimbalis hem kitapta hem de Miller’ın bu çok özel deneyiminde eşsiz bir yer kaplıyor. Miller kitabı Katsimbalis için yazdığını söylüyor. Katsimbalis üzerine yazılacak o kadar şey var ki, Miller haklı.

Ah şu Türkler!

Ah şu Türkler!

Kitap 1940’ların başında yazılmış olmasına rağmen okurken, günümüze dair o kadar çok deneyim, kavram ve hissiyatla karşılaşıyorsunuz ki… Miller’ın, özellikle Türk okurlar için hiç de şaşırtıcı olmayan Türklerle sohbet deneyimini tuhaf duygularla okuyorsunuz. Yunanistan’a ilk gemi yolculuğunda karşılaştığı ve hemen “antipatik” bulduğu Türklere dair saptamalarını, bugünün ülke koşulları ile okuduğunuzda dahi oldukça isabetli bulmak mümkün. Ancak kitapta çizilen “son derece materyalist, “makine” kafa” Türk profilini değerlendirirken; o dönemin koşullarını hatıra getirmek, Miller’ın, Batı’nın sanayileşmiş medeniyetiyle henüz tanışan ve gelişmek, geliştirmek için gözü dönmüşcesine hamlelere kalkışan bir ulusun fertleriyle konuştuğunu da unutmamak gerek.

Bu kitapla olan ilişkim sadece “okumak” olarak değerlendirilemez gibi geliyor bana. Aslında kitabı sadece okumadım; içtim, yedim, çiğnedim, okşadım, sarıldım, seviştim, kavga ettim, öptüm, kokladım, sabahladım, rüyamda gördüm… Kısacası aşk yaşadım. 

Anlamını bildiğim bir yığın sözcüğe yeni anlamlar, yeni kavramlar tanımladım. Bazı sözcüklere sanki hayatımda ilk kez karşılaşıyormuş gibi baktım (Hemingway’in Yazmak Üzerine derlemesinde söylediği gibi). Mesela “yeni”, “barış”, “mutluluk” gibi sözcükler hiç duyulmamış, yerkürede ilk kez dile gelmiş başka lisanlara dönüştü zaman zaman. “Mutluluk”la ilgili yine dayanamayıp altını çizdiğim küçücük bir alıntıyı burada da paylaşacağım:

“Sadece mutlu olmak iyidir, mutlu olduğunu bilmekse daha da iyidir; fakat mutlu olduğunu anlamak, bunun neden ve nasıl, hangi olayların ve koşulların bir araya gelmesi sonucunda gerçekleştiğini bilmek ve yine de mutlu olmak, varlığında ve bilincinde mutluluk duymak- işte bu mutluluktan öte saadettir. Kafan biraz olsun çalışıyorsa kendini oracıkta öldürüp noktayı koyarsın.”

"Saadet"e ermek üzerine daha iyisini okumadım.

“Saadet”e ermek üzerine daha iyisini okumadım.

Miller, en iyi metnim dediği bu kitabı, “bilgiye katkı” için değil “insan deneyimine katkı” için yazdığını açık ve net bir şekilde belirtmiş kitabın sonunda. Ben kendi payıma çok şey öğrendim ve aldım. Başlangıçta söylediğim gibi üzerine kitap yazılabilecek güçte bir kitapla her zaman buluşamıyorsunuz ve bu büyük buluşma gerçekleştiğinde de yukarıda alıntıladığım “saadet”i yaşıyorsunuz. Tam da buracıkta kendimi öldürüp noktayı koyuyor ve yeni “ben”le okyanusa dönüşüyorum.

Bir ara, bir dönem vakit ayırın okuyun. Fark ediyor hayat.

NOT: Yazıyı gözden geçirmek için okuyunca, Louis Armstrong’dan, devrimden, Satürn’den, Agamemnon’dan ve dahasından bahsetmediğimi farkettim. Dedim ya, hakkında kitap yazılacak güçte bir kitap. En iyisi siz okuyun.

Share